27 Şubat 2007

Esnaf Diyalogları

Türk ekonomisinin bel kemiğidir esnaflar. Sayıları 4 milyonu bulan esnaflar, Türkiyedeki ekonomik dengelerde büyük roller üstlenmektedirler. Fakat son yıllarda esnaflara bir dokunan bin ah işitiyor. Maliyetler, çeşitlilik, ödeme koşulları yönlerinden büyük firmalarla rekabet edememekten yakınıyorlar. Bunun yanında birçoğu, ekonominin kötü durumda olduğundan, ekonomik krizin kapıda olduğundan bahsediyorlar. Birçoğu diyorum, çünkü geride kalan küçük bir azınlık işlerini büyütüyor, büyük şirketler olma yolunda başarıyla ilerliyorlar. Sürekli işlerin kötülüğünden yakınanları incelediğiniz zaman söylemlerinde çokta haklı olmadıklarını görüyorsunuz. Bende yıllardan beri gözlemlediğim ve kendi yaşadığım esnaf diyaloglarını seri olarak yazmayı düşündüm. Hep beraber bir bakalım ekonomik kriz kapıda mı yoksa gerçekte krizi oluşturan insanların kendileri mi?...

Ali usta bir marangozdur. Komşu işyerinin tavsiyesiyle kaplama işi için çağrılmıştır. Gelip ölçüsünü almış, fiyatta anlaşılmış ve belli bir süre sonra da montajını yapmıştır. (Ara not: Ali usta ilk yaptığı işin ödemesiyle ilgili herhangi bir problem yaşamamıştır.) İkinci bir iş için çağırılmaktadır. Telefonla görüşülür, usta 1-2 gün içinde gelip ölçü alacağını söyler. Fakat aradan 1 hafta geçmesine rağmen gelmemiştir. Tekrar telefonla aranır. İşlerinin yoğun olduğunu, fakat mutlaka geleceğini söyler. 2-3 defa daha telefonla arandıktan uzun bir süre sonra Ali usta gelir ve şu diyalog yaşanır;

Marangoz arayan: Ustam hayırdır? Kaç defadır arıyoruz gelmiyosun. Para kazanmak istemiyosun galiba?

Ali Usta: Elimde büyük bir iş var abi. Bırakıp gelemiyorum bir türlü.

Marangoz arayan: Peki ustam niye o zaman "gelemeyeceğim, elimde iş var, sizinle ilgilenemeyeceğim" demiyosun da sürekli "gelicem gelicem" diyosun.

Ali Usta: Ya abi napıyim yani elimdeki büyük işi bırakıp küçük iş için mi geleyim?

Marangoz arayan: Ustam işin büyüğü küçüğü mü olur? Esnaflığa sığar mı bu laf? Bugün küçük iş alırsın bizden, yarın büyük iş. Hem yapamıcaksan, yapamıcam dersin. Boşuna oyalamazsın insanları. Bizde başkasından bakarız.

Ali Usta: (Sırıtarak) İşin büyüğü küçüğü olmaz da büyük işte bırakılmaz yani. Neyse abi kızdırdıysak seni kusura bakma. Geldim sonuçta. Alıyim ben ölçüyü.

Marangoz arayan: Yoğunsan al ölçüyü. Fiyat ver. Anlaşırsak, elindeki iş bitince gelip yaparsın. Acelemiz yok bizim.

Ali Usta: Tamam abi aceleniz yoksa hallederiz mutlaka.

Marangoz arayan: Bi çay verin ustaya.

Ali usta ölçüyü alır. Fiyat vermek için arayacağını veya faks çekeceğini söyler. Ne arar ne de fax çeker. Artık Ali ustadan ümit kesilmiştir. Çevre mahallelerden marangoz aranır. 1 tanesi elinde iş olduğunu, sonra geleceğini söyler ama gelmez. 2-3 ustayla daha görüşülür. En sonunda bir tanesi gelir. Ali usta ve diğerlerinin yaptıkları yeni ustaya anlatılır. Yeni usta, bu tür kişilerin esnaflığın ismini kötüye çıkardıklarını söyler. Kendisininde elinde iş olduğunu, fakat hemen dükkanına gider gitmez fiyat vereceğini, anlaşma yapıldığı takdirde 1 hafta sonra işe başlayabileceğini söyler. Çay içilir, muhabbet edilir. Usta gider. Birkaç gün geçmesine rağmen fiyattan bir haber alınamaz. 10 gün kadar sonra faks gelir. Fiyat 1.750 YTL olarak belirtilmiştir. Yapılacak işe göre fiyat çok yüksektir. Zaten usta sözünde de durmamıştır. Aylar geçer. İş bir türlü yaptırılamamıştır. Kaplamanın yapılacağı yerin görüntüsü rahatsız edicidir, fakat bir türlü işi yapacak usta bulunamaz. Ama hala piyasaların berbat durumda olduğu, esnafın kan ağladığı kulaktan kulağa dolaşmaktadır.
Yücel usta da bu tür işler yapan bir esnaftır. İşini iyi yapması nedeniyle başkası tarafından tavsiye edilerek telefonu verilmiştir. Telefonla aranılır ve ölçü alması için davet edilir. Söz verdiği gün ve saatte gelir. Ölçüsünü alır. Fiyatını verir. Pazarlık yapılır. Fiyat, 450 YTL olarak anlaşılır. Fakat işin önemli olan kısmı söz verilip, verilen sözün zamanında tutulmasıdır. Bu konu üzerinde konuşulur. Diğer esnafın yaptıklarından yakınılır. Söz verip tutmak önemli bir şeydir çünkü. Yücel usta, 1 hafta sonra cumartesi günü sabahtan gelip saat 12’ye kadar montajı yapacağına dair söz verir. Söz verdiği gibi cumartesi günü gelir ve saat 11:30’a kadar montajını yapar. Yücel usta, yaptığı bu işten dolayı, iş yaptığı kuruma bağlı diğer şubelerle de çalışarak kısa sürede yaklaşık 7.000 YTL tutarında iş gerçekleştirmiştir. İlerleyen zamanlarda büyük bir hata yapmadığı takdirde daha fazla iş alma imkanı bulacaktır. (Başka yerlere tavsiye edilerek alacağı işler hariç.) Yücel usta için kriz sözkonusu değildir. Büyüme yolunda ilerlemektedir.

Ali usta, Yücel ustadan daha eskidir bu meslekte. Ama Ali usta gibiler elindeki büyük işi bitirdikten sonra boşta kalacaktır ve "Kriz var abi, piyasalar çok kötü. Kimse iş yaptırmıyor, büyük firmalar bizi yedi bitirdi." söylemlerini kullanarak yaptıkları hataları göremeyeceklerdir. Yücel usta gibiler de, görüşme için söz verdikleri saatte ve söz verdikleri yerde olarak, müşteriyi yolmak yerine uzun vadede bağımlı müşteri kazanmaya çalışarak, anlaştıkları ürünü söz verdikleri sürede teslim ederek, işleri arttıkça yeni eleman alıp işyerini büyüterek, piyasadaki yerini sağlamlaştıracak, büyük bir şirket olma yolunda ilerleyecektir.

Son 150 yıldır her alanda sürekli yenilenmeler meydana geliyor. O kadar çok şey değişti ki… Esnaflıkta da artık sabah erkenden kepenkleri açıp, müşteri beklemek getiri sağlamıyor. Rekabet büyük. Esnaflar, artık kendi çapındakiler dışında kendinden kat kat büyük devlerle de mücadele etmek zorundalar. Müşteri çekmek için reklam materyalleri kullanmak, müşteri odaklı yaklaşımlar sergilemek, müşteriye ekstra hizmetler sunmak, teknolojiyi kullanmak, uzun vadeli kazançlar sağlayacak bağımlı müşteriler kazanmaya çalışmak gibi stratejiler artık sadece büyük şirketleri ilgilendirmiyor. Esnafında dikkate alması gereken kavramlar bunlar. İşin zorluk kısmına adapte olamayan kişiler, rekabetin yok ettiği eski tatlı karları özleyen büyük – küçük her ticari kurum, sebep olarak krizi işaret ediyor. Krizler tabi ki ekonomik hayatı altüst ediyor. Birçok şirket ve esnaf iflas edip kapısına kilit vuruyor. Fakat krizlerin sonucunda ekonomik hayat sona ermiyor, sadece yavaşlıyor. Sonuçta insanların nefes aldığı her yerde ihtiyaçlar söz konusu. Bu noktada ihtiyaçları en iyi şekilde karşılayanlar büyük krizlerden ufak yaralarla çıkarak daha sonrasında da büyüyebiliyorlar. Krizi hayatlarına ortak edenlerse çok fazla kurtuluş şansı bulamıyorlar...

NOT: Yukarda anlatılan kişiler, olaylar ve rakamlar tamamıyla gerçektir. Yakın zamanda yaşanmıştır.

18 Şubat 2007

Yükselen Yeni Trend: İşsizlik

Türkiye'nin uzun yıllardır en büyük ve en önemli problemlerinden biri işsizlik. Ekonomik hayattan çok sosyal hayata büyük darbeler indiriyor. İşsiz insanlar, ciddi ekonomik sıkıntılar da yaşıyorsa olumsuz eğilimler içine girebiliyor. İnsanlar işsiz kalmaları sonucunda psikolojik bozukluklar içine düşebiliyorlar. En sık görülen sorun da işsiz kaldıkların andan itibaren kendilerini işe yaramaz hissetmeleri. Bu durum psikolojilerinde gelecek dönemlerde de etki edebilecek derin yaralar oluşturabiliyor.

İktisatta işsizliğin tanımı; işgücü talebinin mevcut işgücünden az olması durumudur. Makro ekonominin ilgi alanına giren işsizliğin; iradi, gayri iradi, friksiyonel, konjonktürel, mevsimlik, yapısal, teknolojik ve gizli işsizlik olmak üzere çeşitleri vardır. İradi işsizlik dışındakiler ekonomiyle direk bağlantılıdır fakat iradi işsizlik daha çok kişilerin insiyatifindedir. Türkiyedeki işsizlik türlerinden benim dikkatleri üzerine çekmek istediğim türü de iradi işsizlik, yani madalyonun görünmeyen yüzü... İradi işsizliğin şu şekilde tanımlayabiliriz; piyasada geçerli olan ücreti kabul ettiği taktirde, rahatlıkla iş bulabileceği halde çalışmayan kişilerin meydana getirdiği işsizlik...

Geçenlerde gazetede okuduğum bir haber vardı. Yeni nüfus sayımı için eleman bulunamadığından bahsediyordu. 60.000 geçici eleman alımı yapılacaktı ve maaş 550 YTL idi. Aynı haberle internette karşılaştım ve altındaki okur yorumu dikkatimi çekti. Yorumlayan kişi "550 YTL ile kimsenin aile geçindiremeyeceğini aslında bu haberi yapan ve yayına koyan editörü bu işte çalıştırarak 550 YTL ile nasıl geçinilir"i görmelerini sert bir dille istemiş ve haberi eleştirmişti. 550 YTL ücreti küçümsüyordu. Peki, tersine düşünme sistemini harekete geçirecek olursak işsizlikten kıvranan bir kişi ayda "0" ytl kazanacağına, hatta yaşaması için harcaması gerekeni de hesaba katacak olursa (–) rakamlara düşeceğine göre, bu işe girip 550 ytl kazanıyor olması ona ne kaybettirir? Çalışırken bir yandan daha iyi bir iş imkanı araştırabilir ve en önemlisi psikolojik kayıplara uğramaz. Hatta yaratıcı düşünce örneği sergileyerek nüfus sayımına gittiği hanelerdeki işyeri sahiplerine CV bırakabilir ve daha iyi imkanlardaki nitelikli işlerin yolunu açarak ilginç başarı hikayesi sahibi bile olabilirler.

Bir ekonomide, normal şartlarda, koşulları diğerlerine oranla zor sayılabilen işlere başvuran yoksa, o toplum refah içinde demektir. Bu durumda o ekonomide işsizlik problemi yoktur ve çareyi kendi dışındaki düşük ekonomilerden işgücü transferinde bulurlar. Gelişmiş ekonomilerde bunlara sıkça rastlıyoruz ki Türkler’in Almanya'yı fethi de bu nedenle olmuştur. Fakat bir ekonomide işsizlik % 11'lerdeyse ve bazı işlere başvurularda yetersizlik görülüyorsa, toplumda işsizlik yüzünden sosyal bozukluklar görülüyorsa ve yine de insanlar iş seçiyorsa bu durumu sadece iktisat bilimiyle açıklamak kesinlikle mümkün olmayacaktır.

Eskiden, "pazarda limon satarım yine de aç kalmam" düşüncesi vardı insanlarda. Hatta bir fenomen halini almıştı bu düşünce. Türk filmlerinde bile işsiz kalan kahraman ilk olarak limon satmaya çıkardı pazara. Olması gerekende budur aslında. Gerçek anlamda ihtiyaç sahibi olan kişi, içinde bulunduğu durumu fırsatlara dönüştürmesini bilendir. Tabi ki bu fırsatlar hırsızlık, dilencilik, dolandırıcılık gibi toplumun düzenini altüst eden kötü işler değil. Otoyollardaki sıkışıklığı fırsat olarak değerlendirip camlara yapışmadan, sadece sergi usulüyle kağıt helva, ışıklı oyuncaklar, kuklalar, şarj aletleri ve tane muz satmak yapılacak işlerin en zorlularındandır. Kışın soğuğu, yazın sıcağı demeden gelir elde etmeye çalışır o insanlar. İlan edilen işlere başvurup daha sonrasında işe kabul edilerek çalışmak, bu işlerin yanında binlerce kat daha kolaydır. Konuyu kişinin kendisine, ailesine, ülkesine, ekonomiye, sosyal hayata vs katkı sağlamak açısından ele alırsakta, semt pazarı çıkışında, kaldırım üstünde kendi yaptığı kurabiyeleri satmaya çalışan teyze mi üstündür yoksa üniversite mezunu olupta maaşını ve şartlarını beğenmediği için çalışmayıp sürekli işsizlikten yakınan bir genç mi?

"Yaaa, adamlar sabahtan akşama kadar oturup emir veriyorlar, sürekli geziyorlar, altlarında arabaları, sahip oldukları evleri ve iyi maaşlarla çalışıyorlar. Doğru düzgün bişey yaptıkları da yok. İnsanda şans olacak şans..." gibi benzer söylemleri çoğu kişi duymuş veya söylemiştir. Bu sözler iş dünyasındaki düşük birimlerdeki şefliklerden tutun da Holding Yönetim Kurulu'na kadar belli yerlere gelmiş insanlar için söylenir genelde. Halbuki o yerlere gelebilmek için ne kadar çalışmıştır o insanlar. Hiçbir şekilde hesaba katılmaz bu durum. Herkes yükseklerde olmak ister. Fakat insanın ihtiyaçlarını karşılaması için çalışmaya ihtiyacı vardır. Başarı sağlam adımlar sonucunda gelir. Ani çıkışların inişi daha ani olur. Çünkü hızlı çıkan, yolda görmediği şeylerle yukarda mücadele etmek zorunda kalacaktır. O yüzden değil midir ki piyangodan para kazananların çok kısa süre içerisinde elindeki parayı bitirip eski hallerinden daha kötü duruma düşmeleri. Halbuki aynı parayı ve o paranın yüzlerce katını çalışarak kazanan kişiler parayı verimli bir şekilde kullanırlar. Bir inşaat işçisini alsanız, çalıştığı inşaat şirketinin başına geçirseniz, 1 ay süre ile kendisine bu imkanın verildiğini söyleseniz, hayalindeki her türlü imkanı sağlasanız, bu durum o kişinin şirketi iyi bir şekilde yönetmesine yeterli gelir mi? Yeterli olmadığı halde yükseklerde iş bulmak isteyenlerin bu durumdan bir farkı yoktur. Fakat aynı işçinin zaman içerisinde kendini geliştirerek ve yükselerek aynı makama oturduğundaki veya kendi şirketine sahip olduğundaki sonucun aynı olmadığını doğrulayacak binlerce yaşanmış örnek vardır.

Şans diye bir savunma tekniği oluşmuş insanlarda. Başarısız mısın? Şansımız yok de. Yükselemedin mi? Şans yok de. Gerçekleştirdiğin girişimde başarılı mı olamadın? Bende şans olsaydı erkek/kız doğardım de. İş mi bulamadın? Şans, şans, şans de sıyrıl... Bu öyle bir savunma tekniğidir ki, emek kavramını, çalışmayı, stratejiyi, pozitif düşünmeyi, adaleti kökünden siler atar. İnsana bir eziklik duygusu katar. Birkaç tane de doğrulayıcı yanlı örnekte varsa tamamdır. Bütün suç şansın olur. Çünkü şans olsaymış her şey mükemmel olurmuş o insan için.

Bir filozofa sormuşlar:
- "Şansa inanır mısınız?"
Filozof: - "Tabi ki inanırım, yoksa sevmediğim insanların başarılarını neyle açıklayabilirdim." demiş.

Tabi ki Türkiye'de işsizlik var. Tabi ki Türkiye'de gelir adaletsizliği de var. Fakat işsizliğin % 11 olmasını sağlayan etkenlerin içinde "insanların tatminsizliği, daha iyi koşulları yeterliliği olmadığı halde istemesi, gelişmeye kapalı olunması, kendini yetiştirmemesi, kısa yoldan refaha ulaşayım düşünceleri" de var. İşsizlikle mücadelede tabi ki devletin etkin hamleler yapması gerekiyor. Ama bunun yanında toplumdaki bireylerinde, içinde bulunduğu durum için "kimleri ve neyi suçlarız da bunu üzerimizden atarız"ı düşünmek yerine "bu durumdan nasıl olur da çıkarız"ı düşünmesi gerekiyor. Hayat insana altın tepside sunulmaz. Altın tepsiyi elde etmek için çok fazla kazımak gerekiyor. Suçlamaları yapmadan önce "acaba elimden gelen her çabayı gösterdim mi" sorusunu her defasında sorması gerekiyor insanın. Eğer bu da yapılmıyorsa, insanın aklına şarkılara konu olan bir tespit geliyor. "Herkes hak ettiği gibi yaşıyor!..."