15 Ekim 2006

SOYKIRIM PAZARLAMASI

Ülke olarak kendimizi dışarıya karşı iyi anlatamadığımız kaçınılmaz bir gerçek. Türkiye'yi ve Türk insanını yurtdışında iyi olarak tanıyanların sayısı parmakla gösterilebiliyor. (Tabi ki haritada bir yerimiz olduğunu bilenler arasından.) Ermenilerin soykırım iddiasının da dışarıya karşı gerçekleştiremediğimiz pazarlamanın etkisi olduğunu düşünüyorum. Ortada bir soykırım olmadığı, asıl Osmanlı'da yüzyıllarca mutlu bir azınlık olarak yaşayan Ermenilerin, kurtuluş savaşı yıllarında işgalci kuvvetler tarafından kışkırtılarak ya da parçalanmaya çalışan topraklardan pay alma sevdasına düşerek birçok köyü yakıp yıktığı, insanlarımızı öldürerek yıllarca bağrında huzur içinde yaşadığı topraklara, insanlara, devlete ihanet ettiği daha tarihsel bir gerçektir. Fakat gelin görün ki tarihsel süreç içinde soykırım iddiasını ortaya attıktan sonraki politikayı yöneten yine Ermenilerdir. Çıkardıkları kitaplar, yazdıkları tezler, diktikleri anıtlar ve en önemlisi birçok ülkedeki lobi faaliyetleriyle Türkiye'yi zor duruma sokmaya çalışmışlardır. Bunun POLİTİK PAZARLAMA olduğu gün gibi ortadadır. Tabi ki bir Hristiyan Devletin Ermeniler yerine Türklerin yanında olmasını pek düşünemeyiz. Ama madem sınırlarımız dışında, Türk insanı ve Türk devleti olarak "iyi biliriz" seslerini duyamıyoruz bunun için bir şeyler yapmanın vakti geliyor da geçiyor bile.

Peki neler yapabiliriz? Biraz üretelim bakalım!

1- Madem ki bu iş pazarlamayla ilgili, o zaman hükümetin bu tür çalışmalarla ilgili olarak bir pazarlama birimine ihtiyacı var. (Tabi ki bu pazarlama birimi yine bürokratik yapıda olmamalı.) İyi bir kadro kurularak ciddi sonuçlar alınabilecek bir birim. Bu pazarlama birimi sadece yurtdışıyla ilgili çalışmalar yapmalıdır. (Tabi ki şu da yapılabilir, hükümetin her önemli bakanlığına bir pazarlama birimi kurularak çok güzel sonuçlar elde edilebilir. Fakat öncelik dış politikaya verilmelidir.)
2- Son yıllarda ülke turizmine turistlerin ilgisini çekmek amacıyla çok güzel reklam filmleri hazırlandı ve güzel sonuçlar alındı. Bu reklam filmlerinin içeriği değiştirilerek 2 hedefe yönelik olarak kullanılabilir. Örneğin Türk insanının yardımseverliği işlenerek Türk insanının gerçek yönlerinin tanıtılması sağlanabilir. İmaj reklamları yapılabilir. Turist çekmek amacıyla yapılan reklamlar tatil beldelerinde kasıtlı patlatılan bir bombayla etkisini yitirebilmektedir. Fakat yapılacak imaj reklamlarını hafızalardan silmek çok da kolay olmayacaktır.
3- Libya devlet Başkanı Muammer Kaddafi Hollywood yapımcılarına Çağrı ve Ömer Muhtar adlı 2 film yaptırmıştı. Başrolde de Antony Quinn oynatılmıştı. İslam dünyasında büyük yankı uyandıran filmler izlenme rekorları kırmış, dünyada da çokça sözünü ettirmişti. Filmler hala İslam dünyasının en iyi filmleri olma özelliğini taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti de Hollywood yapımcılarına en az 3-4 tane tarihimizle ilgili film yaptırmalıdır. Madem bizim sinemacılarımızın ne parası ne de teknik yeterlilikleri buna imkan veriyor, öyleyse bu işe devlet el atmalı. İstanbul'un Fethi, Çanakkale Destanı, Kurtuluş Savaşı Yılları konulu filmler; Yüzüklerin Efendisi, bilemedin Cennet Krallığı kalitesinde çekilerek dünyanın ilgisi çekilmelidir. Sadece İslam ülkelerindeki gösterimlerle filmlerin maliyetleri katlarıyla geri dönecek, bunun yanında yapılan reklam yanımıza kâr kalacaktır. Yıllarca uğraşarak yapamayacağımız bir tanıtımı birkaç filmle yapsak fena mı olur? O Amerika değil mi ki haksız yere işgal ettiği topraklara ve öldürdüğü insanlara rağmen bunları filmlerle dünyaya göstererek hem sektörünü inanılmaz biçimde büyütüp hem de tüm dünyada insanların bilinçaltlarında haklılığını yerleştiren. Haksızlığını dünyaya haklıymış gibi göstermeye çalışan. Bu bir pazarlama değil mi?
4- Bunlar dışında mekanın Türkiye olduğu (Harry Potter, Da Vinci Şifresi vs. tarzı) romanlar, Türk insanıyla ilgili hikayeler yazılıp birçok dünya diline çevrilerek pazarlanabilir. Bunun dışında ünlü yazarlarımızın yazdığı ülkeyi yurtdışında tanıtabilecek içeriğe sahip olan kitaplara destek verilebilir. Farklı içerikli (sanat, spor, arkeoloji, su altı, doğa vs.) belgeseller çekilerek dünya televizyonlarına dağıtılabilir.

Bu tür fikirlerin uygulanması ve üretilmesinin teşvik edilmesi ülke adına, millet adına bize artılar kazandıracaktır.

Sonuç olarak kim ne derse desin, Ermenistan soykırım yalanını iyi bir şekilde yöneterek SOYKIRIM PAZARLAMASI'nı gerçekleştirdi. Türkiyeyi dünya önünde küçük düşürmek ve yüklü tazminatlarla birlikte yüzyıllardır içinde biriktirdiği kuyruk acısının intikamını almak hevesinde. Bizim de bu durumda 5-6 günlük boykotlar uygulayıp 7. gün hiçbirşey olmamış gibi normal hayatımıza dönmek yerine, daha kalıcı ve akılcı çözümler üreterek kendimizi dünyaya iyi pazarlamamız gerekiyor. Ve tabi devamında da ekonomik, siyasi, askeri vs. tüm alanlarda daha da güçlü bir ülke olmak için daha çoooook çalışmamız gerekiyor.


TARİHTEN YORUMSUZ ANEKTODLAR...

Hassa Tacirleri

Zaman şeridini biraz geriye çevirip baktığımızda, İstanbul sokaklarında başı bereli, ince tel gözlüklü Yahudilerin "eskiciii" diye bağırarak para kazanmaya çalıştıklarını ve Karaköy'de çöp bidonuna atılmış balık kafalarını toplayıp, eve götürerek karınlarını doyurduklarını İnşaat işlerini Ermeni kalfaciyanların, tuğlacıyanların yapıp, demircilerin ve kömürcülerin Rumlardan olduğunu...

Aynı dönemde Osmanlı tüccarlarının "Hassa Tacirleri" ünvanıyla Çin, Yemen, Moskova, Avusturya arasında padişah fermanının gölgesinde gümrüksüz ve ülkesine girdiği devletin koruması altında ticaret yaptıklarını...

Milletlerarası ticaret yapıp "Hassa Taciri" ünvanını almanın ancak ehl-i namus, dürüst Müslümanlara has olduğunu...

Bunların, yurt içinde derbentler tarafından güvenlikleri sağlanıp, Yurt dışında da padişah fermanıyla emniyet içinde dolaştıklarını ve mallarına zarar geldiğinde devlet tarafından tazmin edildiğini...

Sultan Abdulhamid Han'ın Endişeleri

1908'de ilan edilen İkinci Meşrutiyet'ten sonra açılan Meclis-i Mebusan da 127 Türk milletvekilinin bulunmasına karşılık 139 diğer etnik gruplardan (Rum, Ermeni, Yahudi, Arap, Arnavut vs.) milletvekili bulunduğunu...

O zamanın anayasasına göre Padişah'ın ancak sadrazamı (Başbakan) ve Şeyhülislamı tayin etme yetkisinin bulunduğunu...

Otuzüç yıl devleti dahice idare eden ve Meşrutiyet'in ilan edilmesiyle birlikte yetkileri elinden alınan Sultan Abdülhamid Han'ın, Meclis-i Mebusan'ın bu tehlikeli durumunu görüp devletin sürüklendiği uçurumu farkederek henüz daha sadrazam olmayan Talat Paşa'yı çağırıp, büyük bir teessürle:

"... Görüyorsunuz mecliste Türk mebuslarının sayısı, meclisin yarısı kadar bile değildir. Bu Türk mebusları arasında da elbette muhalifler bulunacaktır. Türk olmayanlar, sayılarını artırmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Böylelikle ekseriyet onların eline geçince, Harbiye Nazırı Artin, Bahriye Nazırı Dimitri... olabilir. Ermeni bir başkumandan ile Rum bir amiralle bu devleti nasıl idare edebilirsiniz? Hiç olmazsa, bu iki hayati makamı, devletimizin mahvolmasını isteyen bu insanlara, benim emrim olarak bırakmayınız..." diyerek yapılan çok önemli bir yanlışı düzeltmeye çalıştığını...

Milletlere Göre Fiyat Farkı

Osmanlı'nın son döneminde (1850) İstanbul'da uzun yıllar kalmış bir batılı tarihçi olan M.A. Ubicini'nin şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, hatıralarında: "Bir kaide olarak, Ermeni'ye istediği paranın yarısını, Rum'a üçte birini, Yahudi ye dörtte birini veriniz. Fakat bir Müslümanla alışveriş ettiğiniz zaman istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz." diye yazdığını... *

Bilmiyorsak öğrenmiş olalım...
* Kaynak: Tarih Şuuruna Doğru

0 yorum: